Tarih 1926… Altı asır boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapmış koca bir medeniyet olan Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış, savaşın ana sarsıntıları yerini rejimin kökleşme sancılarına bırakmıştır. Ankara’dan gelen bir emir, Doğu’daki hadiselerle hiçbir ilgisi olmadığı resmen sabit olan bir ismi, “tedbir” gerekçesiyle yerinden yurdundan ayırır.
İstanbul, İzmir ve Antalya derken; tozlu yolların sonunda bir şehir belirir: Burdur. Bu, sadece bir sürgün hikâyesi değil; Kur’an’ın etrafındaki maddi surların yıkıldığı bir devirde, manevi surların inşası için kaderin yazdığı bir “hicret” destanıdır.
Surların Yıkılışı ve Kaderin Tayini
Bediüzzaman Hazretleri, Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde gönüllü alay komutanı olarak çarpışmış, esaret yaşamış ve İstanbul’da zamanın en yüksek dini heyeti olan “Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye” üyeliği yapmış bir mücahit ve büyük bir alimdi. Ancak yeni dönemde o, Hadis-i Şeriflerde haber verilen karanlık bir döneme girildiğini fark ettiği için kendisine sunulan makam ve mevki tekliflerini reddetmişti. Van’da bir mağaraya çekilmiş, münzevi bir hayat yaşıyordu. Ankara’nın “Batı’ya sürgün” emri geldiğinde, kendisini kurtarmak isteyenlerin tekliflerine itibar etmedi. O, meseleye siyaset penceresinden değil, kader penceresinden bakıyordu.

Gençlik yıllarında gördüğü bir rüyanın tevilini yaşıyordu: “Kur’an’ın etrafındaki surlar yıkılacak; Kur’an, kendi kendini bizzat (tefsirleriyle) muhafaza edecek.” İşte o surlar dehşetli darbelerle yıkılmaya devam ediyordu. Medreseler kapatılmış, ezan susmuş, harf inkılabıyla bin yıllık hafıza kesintiye uğramıştı. Demokrasi ve basın hürriyeti rafa kalkmış, tek parti istibdadı her sahada yoğun bir şekilde hissediliyordu. İngiliz Sömürgeler Bakanı’nın Avam Kamarası’nda Kur’an’ı göstererek sarf ettiği, “Bu Kur’an’ı Müslümanların elinden kaldırmalıyız” sözü, artık yerli politikaların bir parçası haline gelmişti. Bediüzzaman, bu karanlık tabloda “vazifeli” olduğunu biliyordu. Mekke’de bile olsa buraya gelmesi gerektiğini hissediyordu; çünkü bayrak düştüğü yerden kalkacaktı.
Şeyh Sanan Tepesi’nden Burdur’a Uzanan Yol
Yıllar önce Tiflis’teki Şeyh Sanan Tepesi’ne çıktığında, yıkılmakta olan Osmanlı’nın ve İslam dünyasının haline rağmen, hiç kaybetmediği ümidiyle istikbalin medresesini planlıyordu. O gün Asya’nın en doğusuna ve en batısına bakmış, ümit dolu bir müjde vermişti. Kader onu önce Rusya ve Sibirya’nın en doğusuna esir olarak göndermiş, yıllar sonra ise Anadolu’nun en batısına, Burdur’a sevk etmişti.
Erzurum’dan geçerken, işgalci Rus ordusuna karşı yüzlerce talebesiyle imkansızlıkları içinde savaştığı günleri ve hayalindeki medresesini ve muhtemelen Şeyh Sanan’ın yüzlerce talebesiyle Anadolu’ya yayıldığı yolları hatırladı. Ancak bir fark vardı; Bediüzzaman şimdi bu yolda tek başınaydı, garip ve kimsesizdi. Burdur’un yalnızlığında, Sibirya’daki esaret günlerini ve Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin “Ben (talebeme) Doğu’da da Batı’da da yardım ederim” sözünü hatırladı. Asya’nın en doğusundan en batısına bu denli sevk edilen başka kim vardı? Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle; Sibirya’daki karanlıktan nasıl çıktıysa, bu istibdat karanlığından da hem kendisinin hem de İslam aleminin öyle çıkacağına dair sarsılmaz bir inanç taşıyordu.

Müspet Hareket: Halk ve Devleti Barıştıran Metot
Bediüzzaman’ın Burdur ile başlayan sürgün hayatı, sadece bir sabır imtihanı değil, aynı zamanda muazzam bir “ıslah, irşat ve mücahede” dersiydi. O, hak ve hürriyetlerin meşru dairede aranması gerektiğini savunarak, “Medenilere galebe çalmak ikna iledir” prensibini toplumun her kademesine yaydı. Maksadı Kur’an hakikatlerinin neşriyle insanlığın iki cihan saadetine nail olmasına vesile olmaktı. Aceleci değildi; sabırla çalıştı, yüz binlerce talebe yetiştirdi. Bu duruş, zamanla siyasi hareketlerde de rağbet gördü ve nihayetinde Türkiye’nin demokrasiye geçişinde manevi bir zemin oluşturdu.

Hayatı boyunca dini, siyasi hedeflerden hep uzak tuttu. “İslamiyet’in yüksek hakikatleri siyasete ve dünyevi menfaatlere alet edilemez” diyerek, dinin izzetini muhafaza etti. Aktif siyasete girmedi ama her zaman hürriyetçileri ve demokratları destekledi. Onun bu “müspet hareket” metodu, sadece Anadolu’da değil, İslam dünyasında da pek çok kargaşa ve anarşiyi önledi; halk ile devleti birbirine küstürmek yerine barıştırdı. Devlette bir şekilde söz sahibi olmuş üç-beş müstebit ve zorba yüzünden yüz binlerce masumun kanının akmasına razı olmadı. Nihayetinde halkın içinden gelen devlet ricali ve siyasiler de zamanla fark ettiler ki; çöküşe giden toplumu kurtarmanın yolu Kur’an ve Risale-i Nur önündeki engelleri kaldırmaktan ve gençliğe sağlam bir dini eğitim vermekten geçiyordu.
Yüz Yıllık Müjde: İstikbalde Yükselen Seda

Sürgün, Burdur’dan Barla’nın yalnızlığına uzandığında; matbaasız, imkansızlıklar içinde elle çoğaltılan bir külliyat doğdu. Baskılar, takibatlar, tehditler, sürgün ve hapishaneler; Kur’an hakikatlerinin ne yazılmasına ne de dünyanın dört bir tarafına gönderilmesine engel olamadı. Bugün o nurlar; halkın, ezanın ve Kur’an’ın üzerindeki baskıların kalkmasına vesile olan bir manevi kuvvete dönüştü. Bediüzzaman, en zor zamanlarda bile talebelerine hayret verici bir şevkle sesleniyordu: “Hayır! Ben bu kitapları sadece burada değil, Amerika’da da okutacağım!” Bugün 100. yılında bu söz gerçeğe dönüştü. Risale-i Nur neredeyse konuşulan bütün dünya dillerine çevrildi, her kıtada çok sayıda “Medresetüzzehra” şubelei açıldı. 1926’da Burdur’a bir “sürgün” olarak giren Said Nursi, bugün milyonların gönlünde bir “manevi fatih” olarak yaşıyor. Onun davası; anarşiye geçit vermeyen, hürriyeti imanla taçlandıran ve “istikbalde en yüksek sadanın İslam” olacağını müjdeleyen bir hakikat güneşidir.Cenab-ı Hak, bu yüz yıllık mirastan istifademizi ziyade etsin.
Bu yazı Gençyorum dergisinden alınmıştır.






.